Okulun ilk günü, sınıfta 16 kişi vardı. Bunların arasında Alice yoktu. İkinci gün, üçüncü gün… ve bir hafta. Alice okuldan kaydını aldırmıştı. Ailesi yurtdışına taşınmıştı. Onsuz geçen bir seneden sonra unutmaya başladım ve yitip gitti. Aklımda ona dair bir iki şey vardı. Harikalar Diyarı ve Türkçe dersleri. Türkçe derslerinde, Ünite ya da Özer dergilerinden o haftaya ait parça, bir kez yükses sesle okunduktan sonra bilinmeyen kelimeler bulunurdu. Bunlar genelde milli eğitimin belirlediği ve okuma parçasından sonraki bölümde anlamları verilmiş bilinmeyen kelimelerdi. 44 kişinin hepsi de aynı kelimelere yabancılık hissediyor ve hayatında daha önceden hiç cümle içinde kullanmadığını iddia ediyordu. Tesadüfün böylesi… Misal, bilinmeyen kelime tarım ise, ilk kurulan cümle şudur. “Ben tarım yaparım.” Hoca öğrenciye dönüp, “Yavrucum değiştir biraz cümleyi, benzeri zaten parçanın içinde var. Biraz zorla kendini.” İlkine oranla daha şahaser niteliğinde olan cümleyi söylüyorum sizlere. “Ben tarımı severim.” Bu cümleleri duyunca, Alice ve ben birbirimize bakıp gülmeye başlardık. Durumun içler acısı ve bir o kadar komik olduğunun bir tek biz mi farkındaydık? Hayır hoca, bizi fark ederdi ve bir sonraki bilinmeyen kelimenin cümle içinde kullanılması görevi ben ve Alice’ e verilirdi. Öncekilerin savurganlığından dolayı, yüklemler tükenmişti. Çaresizce, “Ben tarımı gördüm.” demiştim. Alice hemen müdahele edip, “Hocam tarım yapanları gördüğünü belirtmek istedi.” dedi. O günü ve benzeri günleri unutamam.
20 Ekim 2007 Cumartesi
Allie Sin Wonderland
12 Ekim 2007 Cuma
Tanıdık bir hikaye
Öngörüsü uyarınca, Fanon'un daha önce devrimin motoru olarak tanımladığı köylüler, mücadelenin başarıya ulaşmasından sonra sessizce sahneyi terk ederler ve iktidar milli bir burjuvazinin elinde tekelleşir. Sömürgecilik sonrası durumların çoğunda görüldüğü üzere, tercih edilen yönetim biçimi savaş döneminin önde gelen kahramanlarından birinin liderliğîyle sembolize edilen baskıcı nitelikli bir "tek parti" iktidarıdır.
Ancak, bağımsızlığını yeni kazanmış ulusun tüm heyecanına, gayretine karşın, orta sınıfın zayıflığı, altyapının ve bilgi birikiminin eksikliği, uluslararası baskılar, arzu edilen büyük atılımın gerçekleştirilmesini engeller; aslında pek çok şey, özellikle iktisadi yapı, aşağı yukarı aynı kalmıştır. Sıradan insanların hayal kırıklığı yeni yönetimin otoriteryen tedbirleriyle kontrol altına alınır. Bu arada, liderin saygınlığı da yavaş yavaş bir kült halini almaya başlamıştır. Sonunda, sömürgeci gücün kovulmasıyla kazanılan bağımsızlık, çeşitli alanlardaki başarısızlıklarla ağır ağır "uzaktan kumanda" bir sömürgeciliğe geçiş yapar ve yakın geçmişle devamlılık gösterir. Eski kolonyal güç, artık fiziki anlamıyla orada olmasa da, iktidarını büyük ölçüde tekrar kurmuştur. Fanon'un bu söyledikleri, sömürge geçmişi olan çok sayıdaki toplumun tarihinde ufak tefek farklılıklarla gerçekleşmiştir.
Yarım Yüzyıl Sonra Fanon'u Yeniden Okumak, Bianet
23 Eylül 2007 Pazar
Her Sabah Aynaya Baktığınız da Süpermeni Görmek NasıL Bir Duygudur Biliyormusunuz ?

Her sabah aynaya baktığınız da Süpermen’i görmek nasıl bir duygudur biliyor musunuz ? Durun size anlatayım. Demir kadar sert kasları vardır. Yakışıklıdır ve karizmatik de aynı zamanda. Bir uçakla aynı hız da hatta ondan çok daha hızlı uçabilir.
Başınız dertte ise hemen bulur kurtarır sizi, düşmanları vardır ve kriptonite dayanamaz ama bir şekil de hepsini alt eder Süpermen, gerekirse kiptoniti de yer ve hepsinin üstüne tükürüverir.
Her sabah aynaya baktığımız da küçük bir çocukla karşılaşmak nasıl bir duygudur biliyor mu su nuz ? Yalnız küçük bir çocuk yarın daha büyüyecek olduğunu bilen kararlar arasında yalnız yürüyen ama hiç üşümeyen yorulmamış ve yorulmayacak olan her sabah aynaya baktığınız da ne oyu görmek nasıl bir duygudur biliyor mu sunuz ? Matrix den arkadaşın neo yüzünü yıkayıp güne başladığın da her şeyi çözecek. Az sonra hayatla ve gerçekle ilgili her şeyi o seçmiş olan the one her sabah aynaya baktığımız da gözlerimizin şişmiş olduğunu yada sakallarımızın uzamış olduğunu veya ayna da kini hiç ama hiç bu kadar bile görmeyip günle ilgili bir önceki gece ile yada ayna da görünmeden başka biri ile ilgili başka şeyler düşünmekten başka bir şeydir.
Her sabah aynaya baktığınız da yukarı da saydıklarımı görmek ve her sabah aynaya baktığım da Süpermen’i küçük bir çocuğu neo yu vs vs. görenler her sabah aynaya bakıp da başka şeyler düşünenlere kadar başarılı görünemezler. Yaşadıkları zaman ve çevre için de onlara her sabah aynaya bakıp sakallarım uzamış ya da gözlerim şişmiş, gözleri ile bakan gözler arasın da başka şeyler düşünmeye itilmiş, başka şeyler zincirlenmiş, kendi kendinin tutsağı insan yığını arasın da neyse ki kendi kanatları ile uçacak önce bunu hak edip sonra gerçekten başarılı olacak yaşayacak. İçine çekti oksijeni hakkını verecek, tüm insanlar sanatçılar üretecek olanlar aynaya başka gözle bakanlar geriye kalacak ve geri de kalmış planların asla yakalayamayacak oldukları nereye baktıklarını bile görmeyecek oldukları hayatın kenarına geçip gitmeleri gibi.
Hiçbir zaman güçlü, yakışıklı, karizmatik bir uçakla aynı hız da ve hatta ondan çok daha hızlı uçamayacakları gibi her sabah aynaya bakıp bugün de yaşıyorum ve yeni bir hayata başlıyorum. Önüm de her şey ve herkese rağmen deyip kanatlarını düzeltenlerinindir. Bu hayat sürünenlerin yada kendi kovuğun da ağlayanların başını dertte sanıp yardım bekleyenlerin sürekli ve süreli başkalarına ihtiyacı olanların yine de dostsuz kaldım ne yazık ki diyenlerin değil, dost olabilenlerindir. Yaşıyorum ve yeni bir hayat başlıyor önüm de annem anlamsızca kollarımı ovuşturduğumu yüzümü yıkadığımı ve niye kollarıma kendime hayran hayran baktığımı sorgular gibi bakıyor yüzeme aynadan.
Kanatlarımı düzeltiyorum
Kanatlarımı düzeltiyorum anne
Kendimi bildim bileli
Her sabah yaparım bunu
...
19 Eylül 2007 Çarşamba
Matematik Dünyası, Ali Nesin
Turk Matematik Dernegi'nin cikardigi Matematik Dunyasi dergisinin bas editorlugunu yurutuyorum bes yildan beri.

Bir soyut matematik dergisi olmasina karsin, bugune kadar pek az derginin
yakaladigi bir basariyi yakaladik. Bircok sayimizin satisi 11.000'i asti. Bu
basariyi gencleri ciddiye almamiza, onlara saygi duymamiza borcluyuz saniyorum.
Ve bu yapmacik bir tavir degil, baska turlu olamadigimizdan, bir matematikci
baska turlu davranamayacagindan boyleyiz. Gercegi bulmak icin dusunen tasinan,
calisip didinen herkes esittir ve ayni derecede saygidegerdir diye dusunuyoruz.
Dergi daha cok lise ve universite ogrencilerine yonelik. Ancak hicbir bicimde
OSS ve benzeri sinavlari dikkate almaz, umursamaz bile. Konumuz ve ilgi alanimiz
profesyonel matematikcilerin gozuyle gercek ve soyut matematik. Matematigi ne
kadar zor olursa olsun, sulandirmayiz, yalan soylemeyiz. Ama tabii ortalama bir
lise ogrencisinin anlayacagi bir dilde yazmak icin hatiri sayilir bir emek
harciyoruz.
Gecmis sayilarimizin birkacini internet sitemizde (http://www.matematikdunyasi.org/)
bulabilirsiniz. Tüm yazilarin listesi
http://www.matematikdunyasi.org/arsiv/tum_dizin.html adresinde. Ayrica konuya
göre siralama, yazara göre siralama da var. Dergide beliren terim ve ozel adlarin da oldukca
ayrintili bir dizini var: 2003-dizin, 2004-dizin, 2005-dizin, 2006-dizin.
Her sayimiz 100 sayfadan fazla, cogunlukla 112 sayfa. Uc ayda bir cikmaya
calisiyoruz, bazen geciksek de... Piyasa fiyatimiz 5YTL. Abonelik ve eski
sayilar daha da ucuz. Dergiyi bayilerde bulabileceginiz gibi
www.matematikdunyasi.org adresinden abone de olabilirsiniz. Ancak 2003'un ilk
iki sayisi tukendi, diger sayilar da tukendi tukenecek. Elinizi cabuk tutmanizda
yarar var!
Her sayimizin oldukca akademik sayilabilecek bir kapak konusu var. Bu kapak
konularinda matematigi ta en basindan, sifirdan ele aliyoruz. Kapak konularinda
neleri isledigimizi asagida bulacaksiniz. Kapak konulari disinda herkesin
anlayabilecegini dusundugumuz eglenceli ya da daha az eglenceli matematik
yazilari var. Matematik tarihi ve felsefesine ozel onem veriyoruz tahmin
edilebilecegi gibi. Her sayimizda matematik yarisma sorulari oldukca kapsamli
bir yer tutuyor. Zeka sorulari, matematiksel haberler, duyurular, basinda
matematik, satranc kosesi, matematiksel oyunlar... 112 sayfaya az buz matematik
sigmiyor.
Sayi sistemleriyle ilgili kapak konusu olan sayilarimiz sunlar:
2003-IV. Dogal sayilar kumesi, Peano aritmetik ve gerekli kumeler kurami. 2 ´ 2
= 4. Bu sayidaki yazilar internette de var.
2006-IV: Tamsayilar, Kesirli Sayilar
2007-I: Kesirli Sayi Dizileri ve Gerçel Sayilarin Insasi (I)
2007-II: Gerçel Sayilarin Insasi (II)
Ayrica aksiyomatik kumeler kuramini da oldukca ayrintili bicimde anlattik. Bu
konuyla ilgili sayilarimiz:
2003-IV: Kumeler kuraminin basit aksiyomlari, 2 ´ 2 = 4
2005-IV: Siralamalar
2006-I: Ordinaller
2006-II: Seçim Beliti ve Zorn Önsavi
2006-III: Kardinal Sayilari
Matematige giris niteliginde ya da "sonlu matematik" kapsaminda
2003-I: Fonksiyonlar (tukendi ama internette)
2003-II: Özyapi Dönüsümleri (tukendi ama internette)
2003-III: Çizgeler
2004-IV: Geometrik Kombinatorik
2005-I: Sayma
Soyut Cebir ustune
2003-II: Özyapi Dönüsümleri, Sym(n)
2004-I: Halkalar, Asallar ve Indirgenemezler (1), daha cok tamsayilar ve
polinomlarla ilgili
2004-II: Halkalar, Asallar ve Indirgenemezler (2), daha cok tamsayilar ve
polinomlarla ilgili
2004-III: Modüler ve p-sel Sayilar, modulo n sayilar ve "p-sel sayilar"la
ilgili
2006-IV: Sirali Halkalar
Analize daha yeni basliyoruz. Ama son iki sayinin kapak konusunda analizle
ilgili bayagi bir sey var, ozellikle Cauchy dizileri hakkinda:
2007-I: Kesirli Sayi Dizileri ve Gerçel Sayilar (I)
2007-II: Gerçel Sayilarin Insasi (II)
Internet sitemiz http://www.matematikdunyasi.org/
El birligiyle bu dergiyi daha fazla sattirabiliriz, matematigi ulkemizde daha
da yayginlastirabiliriz. Bunun icin sizde ufak bir caba rica ediyorum. Derginin
hicbir bicimde kar amaci gutmedigini de soyleyeyim. Bu dergiden hicbir
matematikcinin cebine bes kurus girmemektedir. Tek ve yegane amacimiz
bildigimizi paylasmak, tek cikarimiz bunun verdigi mutluluk.
Simdiden tesekkur ederim.
Ali Nesin
13 Eylül 2007 Perşembe
H/İÇTEN H/İÇE MONOLOG
bu boktan hayata fırlatılan bir bebeğin tertemiz kanlarına benzeyen cümlelerimi, tespitlerimi çiğnemeniz, tepelemeniz...
yapay, yapmacık sade suya tirit ilişki biçimlerinin yorucu ve boğucu havasında soluk almaktan gına geldi artık!
gereksiz insanlar ayrımını ne zaman yapacağız?
herkese, her şeyin söylenmediğinin, yazılmadığının farkında değil miyiz?
ruhumun en karanlık ve loş kısımlarını açtığım biri olmamı küçümseyenler, hey!
dinlerken ruhsal bir miraç yaşadığım, vücudumun derilerinin soyulduğu anları tatlı bir acıyla yudumladığım notaları sararken sararan saralı mevcudiyetime, buna kayıtsız kalanlar...
kalamar suratlı ukalâlar!
yüzeyselliklerde boğulayazıyorum ey sivilceli baldırlarına epilatör sürten sürtük kuzular!
deniz feneri siluetidir ölümün beni zevzek zevzek, gevezece yazdırtan arsız, yılışık mermer yüzü...
kusuruma bakmayın... uruma eğilip bakın ama!
urum dilimin altında... aha işte, o ezeli, yarık, yarım yamalak lök mızmızlığımızda...
duygusal paranoyanın günümüzdeki hâkim etkisinin her tür yazıyı cevapsız bırakmasını tutkularına esir olanların kirletilmemişliğine mi bağlamak gerekir?
uçuk lacivert (adım; laci, soyadım; vert derdi Verdi'te âşık Ferdi-affet Oğuzhan aabi!-)
bir renkteydi gözlerin ve burun deliklerimden bir çilek rayihasıyla geçerek sakatlanmış kalbime bir merhem ıslaklığıyla nakşoldu... aşk oldu!
canım sıkılarak gördüm ki, siz/ler de anlamadınız. anlaşılmak soft konformist yataklarda
emme ve gömme dişlilerinin göbek adına muska üflemek değil miydi?
hem insanlar anlaşmak zorunda mı? delinin zoru ne? delilik ne? kim akıllı?
a, kim kıllı bu süt beyazı ruh takliti yapılan yavşak kavşaklara benzeyen kaktüslü zeminlerde?...
duygusal paranoya dört kol çengi demek! yanıldım.
canına yandığımının hayat sek sekseğinde sersem sepelek süründüm... süründüm misk gibi
yalnızlığı önce apış arama, sonra hiç arama!
insaniyet endeksi irtifa kaybediyor yerel yüreklerde.
yükselen değerler nedir sizin indinizde? olmadı mı? pekâlâ; "inn"dinizde.
içten içe monolog, monokl takılı kalbime dönük, dışı sırla kaplı bir sevap çıkarma
yolculuğuna çıkarken sizlere de uğradım; eteğinize, pantolonunuza, bluzunuza,
tuz ruhu dökülümüş kalbinize dokunmaya, misket avuçlamış ellerinize tülbent değdirmeye meylettim meye su katarken üşüyen üşengeç geçmişlerimize usulünce...
kelimeler konvoyu deyiverin gitsin yazdıklarıma...
ne önemi var ki!
neyin önemi var ki, neyin çıkardığı nemli dualara özenen sözlerimin...
12 Eylül 2007 Çarşamba
Babamın -de Hali

Babamı gördüğümde 2 yaşındaydım.
O anki bulunduğum bilişsel duruma göre:
Saçları vardı hafif dalgalı, zayıftı ama göbeği belirgindi. Beni sürekli gülerek karşılayıp arada bir de kızan biriydi.
Evet, oyuncaklarda alırdı.
Babamı sevdiğimde 5 yaşındaydım.
Artık bana daha fazla zaman ayırıyor, işinden erken bile çıkıyordu. Yanlış bir şey yaptığımda kızmadan önce açıklama yapıyordu.
Babama güvendiğimde 6 yaşındaydım.
İnsan sevdiğine güvenmez mi, elbet güvenir. Ama o zamanlar sorgularım vardı yanımda.
İlkokula başladığım gün herkesten biraz daha fazlaydı korkum. Paranoyaktım belki de.
İlk gün okula bırakan beni babamdı. Okul bitiminde ve her ihtiyacım olduğunda yanımda olacağı sözünü verdikten sonra her an tam zamanında oradaydı.
(insan sevdiğine güvenmekten ziyade onu sevene güvense daha güzel olmaz mı!)
Babamdan korktuğumda 9 yaşındaydım.
“Bunlar yanar mı ki” diye ateşlediğim bezlerin perdeleri de tutuşturması ile çıkan yangından ucuz kurtulmamdan sonra üstüme yürüdü. Araya kim girdi bilmiyorum.
“9 yaşında bir velettim baba ve sen 9 yaşımda diğer özelliklerinden sıyrılıp sadece korkum oldun” diyebileceğim bir andı.
Babama karşı çıktığımda 12 yaşındaydım.
İstemiyordum başka yerde kalmak.
İstemiyordum başkalarının yanında hayatı anlamlandırmak.
Karşı çıktım gitmedim.
Babamdan kaçtığımda 15 yaşındaydım.
Gitmek istiyordu.
Bu sefer O, başkasının yanında hayatı anlamlandırmak istiyordu. Hayat O’nla şekillenirken kaçtığım o değil de hayattı.
İzin vermedi, temelli gitmeme, boynunu eğdi.
Babamı anladığımda 18 yaşındaydım.
Olgunluğun getirdiği bir yeti olarak göründü onu anlamam. Yanımda olduğu ya da refakatçi olarak özlemini bıraktığı tüm zamanlarda onu gerçekten anlamamı sağlayan bir andı.
Babama ağladığımda 21 yaşındaydım.
Mesafe olacaktı artık aramızda. Hangimiz istiyorduk ki bunu, ama hangimiz ağlamıyordu ki, “hoşça kal” söyleminden sonra dönüp giden bedenimizle. Önemli değildi diğer düşünceler, ayıpsa hiç değil ama önemli olan o an babam için ağlamamdı.
Babamı gömdüğümde 23 yaşındaydım.
Duygusallığa sığınmadan, kadere isyan etmeden bir fizikçi edasıyla baba kavramını biliyordum artık.
Baba kuvvetti; düşünce kaldıran, ağlayınca dindiren, uçunca indiren…
Baba enerjiydi; senin ki tükendiğinde bir bakmışsın yanında duran.
Baba fotondu; ışık hızına bile aklın ermezken ihtiyacın olduğu tam da o anda yanında olan, ışık hızına inat.
Ve en önemlisi baba çekim kuvvetiydi yanında, fark edemediğin bir mucize olarak: arada ki uzaklığa ters orantılı hayatı anlamlandıran..
İşte tam da bunları anlarken ve “babam yok lan benim” gerçeği kafama dank etiğinde artık fiziği bırakıp küfretmek zamanıydı…
SURİYE'deki Sürprizler

Dolap niçin inilersin, Derdim vardır inilerim
Ben Mevlaya Aşık oldum, Onun için inilerim
Benim adım dertli dolap, suyum akar yalap yalap
Böyle emreyledi Calap, Derdim vardır inilerim
Beni bir dağda buldular, Kolum kanadım kırdılar
Dolaba layık gördüler, derdim vardır inilerim
Ben bir dağın ağacıyım, Ne tatlıyım ne Acıyım
Ben Mevlaya duacıyım, Derdim vardır inilerim
Şol dülgerler beni yondu, her azam yerine kondu
Bu iniltim Haktan geldi, Derdim vardır inilerim
Yunus burda gelen gülmez, Kişi muradına ermez
Bu fanide kimse kalmaz, Derdim vardır inilerim
YUNUS EMRE

Ali Ali deyip ne inilersin
İnilersin dolap derdin ne senin
Sen de benim gibi yaralı mısın
İnilersin dolap derdin ne senin
Kim söktü getirdi seni yerinden
Dağlar taşlar ah eyleyi zarından
Sen de mi ayrıldın nazlı yarinden
İnilersin dolap derdin ne senin
Pir Sultan'ım ahım arşa dayandı
Hasret narı ile yüreğim yandı
Yoksa Hüseyin'den haber mi geldi
İnilersin dolap derdin ne senin
PİR SULTAN ABDAL
SURİYE-İSRAİL-İRAN
Başka bir sürpriz -benim için elbet- Şii'lerin ve Şii'liğin Suriye'deki görünürlüğü ve etkisi oldu. Her dükkan ve her köşe başında ya Hafız Esad ya da şimdiki Devlet başkanı Beşar Esad'ın posterlerini (asmak mecburi gibi bir şey) görmek beni o kadar şaşırtmadı da, bu ikisi ile birlikte ve/veya tek başına Irak'lı Şii lider Muktada es-Sadr'ın resimlerini görmek ilginç idi. Şam'da Hamidiye Çarşısı'nda (II.Abdülhamit'in yaptırdığı bir çarşı) bir esnafla İsrail'le son hava sahası ihlali krizini konuştuğumda neden "Asıl hedef İran'dı" dediğini daha iyi anladım. Dediğine göre İsrail bu tecavüzü Suriye'nin tepkisini ölçmek için yapmıştı, Suriye'nin cevap verebilecek hava savunma sistemleri ya da yeni silahları var mı görmek istemişlerdi (1974 savaşından önce de aynı şeyi yapmışlar). "Peki Suriye'nin yanıtı ne oldu?" dedim, "nothing" diye karşılık verdi, -varsa- ellerindeki silahları göstermek istemediklerini umuyor.

Ben-Suriye'de-uzay gemisi-gördüm
Kanuni'nin 1554'te Mimar Sinan'a yaptırdığı Süleymaniye Külliyesi'nin bahçesi Ordu Müzesi olarak tanzim edilmiş. Bahçede ne görsem beğenirsiniz? Sovyetler Birliği tarafından hediye edilmiş bir "uzay gemisi kapsülü" ! Taa Baykonur'a gitmenize gerek yok yani.



Sinyor Terim ve "olmak" ile "ölmek"
düşünelim: bbg adıyla mâruf bir yarışmanın galibi bir genci can ataklı yanına alarak
tv'de "futbol yorumlarını" dinletti bize!
ilkokul mezunu dahi olmayan bir "taraftar", saha kenarındaki teknik adama saha dizilişi
konusunda "serzenişte" bulunabiliyor kendi dağarcığındaki kelime dağarcığı nispetinde...
uzmanlık gerektirmeyen bir spor dalıdır futbol üzerine ahkâm kesmek...
memleket umumisindeki vasatiyet ve analiz yoksunluğu, temel fikri disiplinlerin boşlanması
sadece "netice" odaklı yorumların ayyuka çıkmasına sebep oluyor.
bu ayyuka çıkma esnasında kişisel anlaşmazlıklar, kıl oluşlar, haset ve ego meseleleri de
su yüzüne çıkıyor haliyle.
"yaşam koçu" unvanıyla holding çalışanlarına hayat üzerine yüzlerce usd doları mukabilinde seminer verme aşamasına atlayan "adanalı Terim", malta maçının sonrasında yazılıp çizilen onlarca yazıya karşı "koç" unvanına yakışmayacak bir çıkışla alaturka fikriyatın bayrağını
dalgalandırdı o çok bilinen mimikleri eşliğinde...
mevlana'nın bir vecizesini yarım yamalak kendi açmazına referans gösterirken içine düştüğü
yanlışlığı mevlana'nın vecizesiyle bile örtemeyecekti aslında.
sinyor Terim şunu bilmeliydi: oldum diyen, öldüm, diyordur aslında.
öğrenme denen zihinsel aktivite insan toprağın altına girinceye dek devam eder.
"ben ders almam, ders veririm" kibrinin altında ayda 60.000 avro/dolar almış olmanın
egoyu koruyan güvencesi mi var?
sadece geçmiş ile yaşanmayacağını futbolun çileli yollarında krampon eskiten Terim'in çok iyi bildiğine kuşku olamaz.
amma velâkin, bu kimseyi iplemez, aklı başında "eleştiri"yi dahi elinin tersiyle iten, "her şeyi bilen" adam tavrından neşet eden komple "kompleks" kokan cümleyi özgüven kelimesiyle karşılamak mümkün görünmüyor.
italyanların bir sözü vardır: assai basta, e troppo guasta.
11 Eylül 2007 Salı
Eller Divan'a, bizimkiler Reina'ya...
satr-ı vefâtım ile kodum temmetü'l kitâb
tarîh-i aşk-ı ömr-i perîşânımı oku
ey yâr, nâm-ı Verne'yi nisyân eyleme
erdim kemâl-i aşkına dîvânımı oku
diyen bu dâhi frenk çocuğu on dördünde bir divan şairi gibi şakımıştır ta uzak diyarlardan...
1842 doğumludur Charles Verne. aşk şehri diye paris'i turlayanlar, eyfel'e çıkarken tur operatörleriyle, Verne'nin dudak uçuklatan şiir serüvenine de vakıf olmakta mıdırlar?
soylu bir ailede büyümüş olmanın avantajıyla, ailesi özel hocalarla teçhiz ediyordu Verne'yi.
ispanyolca, almanca, latince... bu dil derslerine arapça ve farsça eklendi bir gün... Verne ise hiç görmediği, ki ayak bastığında olabilecek şimşeklenmeleri düşünmek bile dimağ titretiyor doğrusu, bir imparatorluğun diline vuruldu.
tam anlamıyla deha olan bu "sıradışı" insan on bir yaşında fransızca şiirlerini yayınlattı.
şarkiyata duyduğu ilgi yakasına yapışmış, bırakmıyordu. osmanlı'nın kuvvetli ayak sesi avrupa'yı inletirken Verne bu sesin tılsımına fazla direnemedi.
farsça şiirleriyle ışıldadı paris'ten...
ibnülemin m. kemal inal, son asır türk şairleri adlı eserinde bu kadri kıymeti bilinmeyen, kendi ülkesinde bile yitip gitmiş "yanlış" şaire hak ettiği ilgiyi, sevgiyi; "paris'te kendi kendine Türkçe ve farsça tahsil eden ve üstünde hoca hakkı olmayan bir fransız çocuğunun, o iki lisanda nazım ve nesir yazması takdir ve teaccübe şayandır" yazarak göstermiştir.
toprağın bol olsun Charles Verne...
dehânın gonca-i handâna benzer
lebin bir gevher-i rahşâna benzer
ruhun gül kâkülün sünbül sözün mül
husulî, ravza-i rıdvâna benzer
"SATLIK DAYRE"
kadın direk bayıldı aabi!
istanbul'un anadolu yakasının "prestijli" addedilen bir semtinde manzara olarak karşısında yükselen site bloklarının blokelediği parkın cüzi yeşilini gören "daire"nin bedelinin 450 bin "yuro" olduğunu öğrenmeden önce camına iliştirilen satış ilanına bakalım şimdi de:
"satlık dayre" / mür: 333 xx xx
şimdi "öğreten adam" olma kaygısını bir kenara asıp, atıp tutmaya başlamayayım da ne poh yapayım sayın brooklynli hemşehrilerim?!türkçe gibi inci tanesi bir dilin ebesini bellemekte sakınca görmeyenlerin faşing çılgınlığına benzer bir cehalet şenliğinde iktidar etme selahiyetini ezici bir çoğunlukla eline imame edenlere kızmak niye?
muhalefetin üç kat yufka formatındaki tirit kıpırdanışlarına, kendisine biçilen rol gereği babalanır gibi görünüp, atam atam, kalk de ben şu daimi siesta'mı ebedi istirahatgahında eda eyliyem tarzı şişe geçmiş belediye başkanının köselesinde yükselen sesinden tırsarak gardırop fikriyatının ipine sarılmasına hazin dolu nazarlarımızı heba etmez miyiz?ederiz ey cemaati tatlısudemokratlarım!mezuu bereketlidir.
blog denen, kendim yazarım, kendim okur keyif çatarım, harflerimi ortalık yere salar, belki de bir salla sallarım, keyfi de neşelidir.beni takip et, sayın ben-i adem Naylon'cuk!
7 Eylül 2007 Cuma
h/iç
atta kısalığında bir masalken
dünya
incir yaprağı kırıldı yen içinde
nasılsa
utanma, seviş ezeli kahrınla
kayarken alnından o yaralı
hata
topukları şerha şerha mahremiyet
yasta
yasla divitini mermer bir ruha
elemin olurken gövdene
hokka
yalnızlığını süfli bir saltanata
satma!
6 Eylül 2007 Perşembe
hafif hafif sıyrılırken...
3 Eylül 2007 Pazartesi
Öğrenilmiş İğrenme, Öğrenilmiş Unutma, Öğrenilmiş Aldırmama

Öğrenilmiş iğrenme memleketimde ise öğrenilmiş unutma veya öğrenilmiş aldırmama şeklinde tezahür eder. 1970'te Sağmalcılar'da yeni inşaatların pis su kanallarının temiz su kanallarına bağlanması ile bir kolera salgını başlar. "Bu koleradır" diyen devlet tarafından bir kez daha cezalandırılır, 50'ye yakın kişi ölür, ucuz atlatılmış bir salgındır. Sonra, Sağmalcılar ismi salgını çağrıştırdığından Bayrampaşa olarak değiştirilir. 2000 yılında Bayrampaşa Cezaevi Hayata Dönüş Operasyonunda onlarca mahkumun yanarak, vurularak ve boğularak ölümüne tanıklık eder.
klavyeden çıkan takır tukur sesler
aklımdan ne hınzırlıklar geçti. mesela klavyenin üzerine havlu örtüp yazmayı düşündüm, sonuçta yaza yaza harflerin yerini bilen adamlarız, biz, ben ve saz arkadaşlarım. denedim, fayda etmedi.
klavyenin tuşlarını çıkardım teker teker, manyetiğine basmaya çalıştım, bu sefer de arada elektriklenmeler sonucu gece gece nevrim döndü, kanımın akışı hızlandım, baş ağrıları çekmeye başladım.
yepyeni bir klavye aldım en güzelinden, gene de bir süre sonra klavyenin eskimesiyle takır tukur sesler çıkmaya başladı. eskimesine ağladığım gecelerin yanında bir de akşamleyin bu sesler şiddetini artırdıkça aile bireylerinin odaya gelip sesi "tak taka tuk tak" şeklinde taklit edip gülmeleri eklenince televizyalara çıkıp "borderline oldum ben" diyip melankolik bir kahkaha atasım geldi.
isyanlardayım, benim gibi hızlı ve dövercesine yazıp da bu dertten muzdarip olmayı farklı çözümlerle halletmiş olanlardan yardımlar beklerim. pls ltf t$k.
*bu da ne güzel bir kısaltmadır, e, türkçe söylendiği gibi yazılır.
kullanıp atmak
halbuki daha tanışmamışsınız bile, yani laflafmamışsınız. sadece gönderip cevap alamadığınız bakışlarla, belki de zaten cevap almamak için gönderdiğiniz bakışlarınızla, sadece arkadaşlarıyla olan konuşmalarından tanımışsınız. buraya kadar her şey iyi fakat ortalama bir bireyseniz, büyük ihtimalle onu ateşli şekilde arzulayacaksınız, yakından tanımak istiyorum diyeceksiniz içinden. gerçi evet, bu gayet normal. çünkü gerek aurodan, gerekse dişinin salgıladığı hormonlar ve salgınılan kişinin salgılayan kişiye göre durumundan dolayı olay bu boyutunu rahatça alabiliyor. bilhassa çiçeklerin filizlenmesi, tek gözü olmayan gözlüklü yaşlı teyzelerin balkon sohbetlerinin başlaması ve bu sohbetler süresince oluşabilecek uygunsuz olaylar için kendilerini sorumlu tutması, yani bahar aylarının gelip çatmasıyla salgınılan hormon kat be kat artarken zaten hissi alacak kişi uçmuştur. çünkü havalar sıcaklıyor.
böyle gudik bir yere bağladıktan sonra asıl meseleye geçelim. bahar dedik, hormon dedik, getirmek istediğim noktayı hala tutturamadım. ama şimdi olacak. mekan önemlidir bu tür konularda. çünkü mekan ne kadar içli dışlı olursa, hormonu alabilite yükselir, kısmetiniz açılır. mekanın yarattığı avantajları kullanarak küçük gülüşmelerle bu iş başladıktan sonra merdiven başı sohbetlere ve rast geldikçe gülüşmeye başlarsınız. zamanla gene mekanın verdiği avantajlarla yakınlaşmanız sonucu gerekli özel bilgileri alırsınız. sağolsun mekan dersiniz fakat yakınlaştığınızdan beri bir şeylerin ters gittiğini, asıl hedefinizden uzaklaştığınızı fark edersiniz. aslında pek bunun gibi bir şey değil. yani ne bahar ayları olsun, ne de kışın donduran soğukları olsun, geçen zaman duyduğunuz ateşle ters orandadır. kesişse bile boktandır, ha kesişmiş, ha kesişmemiştir. yani zaman geçiyor, yaşlanıyorsunuz ve ateşiniz azalıyor, aldığınız hormon sizden dolayı düşüyor.
işte tam bu nokta sanırsam hedefin değerini kaybetmesidir. bir tür şoka uğramadır. yakınlaşmanın verdiği yılışıkla bir şeylerin iç yüzünü görmektir, güzel bir "hassktir" çekmektir. bu aşkda da böyledir, başka ilişkilerde de. yani tanıdıkça ondan uzaklaşıyormuşsunuz gibi gelir. hatta kendinizden şüphe bile edersiniz zamanla. işleyişinizin bozuk olduğunu düşünüp kahır falan da çekerseniz tam olursunuz. yani siz olmuşsunuzdur, soğumuşsunuzdur. başınıza gelebilecek en kötü şey gelmiştir. bir şey yaparken başka bir şey yapıyor gibisinizdir. sinestezi hastaları gibi renkleri koklayıp sesleri göremezsiniz fakat algınız adeta sıçmıştır. bir şeye konsantre duruma gelemezsiniz, bir şeyler yaşarken bitirmişsinizdir kafanızda. [oha]
o yüzden bence aklınızda büyüttüğünüz insanlarla tanışmadan önce bir düşünmek gerek. çünkü tanışırkenki içinde bulunduğunuz durum saygı ve sevgiye boca edilmiş hayranlıktır. fakat belki de ondan sıkılmaya başlayacaksınız, onun tabiriyle "kullanıp atacaksınız"dır onu. günlük bu aslında. benim başıma böyle gelmiştir hep, bu böyle olmuştur. gerçi bunun çıkış yolu hiç hamle yapmamak da olamaz. bunun çözümü ancak ilgi odaklarınızı başka bir hormon salgılayan şeye kaydırmaktan geçer. evet, öyle bir yere geliyor ki. bir zaman değer verdiğiniz her şey zamanla bir şekilde değerini kaybedecektir, artık basit gelecektir. uzaklaştığınızda umurunuz olmaz, yakınlaştığınızda zorla umrunuz olur.
aslında bir eşyada da böyledir bu. eve yeni gelen, hatta dünyada ilk çıkmış bir şeyi ilk alındığında acayip sakınırsınız. misal, bir bilgisayarı ilk bir hafta didiklersiniz, her saat onla olasınız gelir, onu ve onunla yapacaklarınızı düşünmeden edemezsiniz. ama sonraları o da artık herkes gibi olur, umrunuz olmaz, sadece iş için girersiniz, yani zevkleriniz doğrultusunda onu kullanır atarsınız. bunun gibi kullanıp atma durumlarında fikrimce hiç kendini savunmaya gerek yok. çünkü kullanıp atmışsındır bu durumda. yani bu ben gibi, apaçık ortadadır. ortada eskiden çok değer verdiğin bir şey vardır, hevesin gider, arzun kalmaz, ilgin kesilir, kullanır atarsın. ama bunun için suçlayanında kimleri kullanıp attığına dair bir durup düşünmesi gerekir. çünkü insan doğasının yaradılışı gereği bunu herkes yapabilir.
mühim olan, değer verirken de, kullanırken de, atarken de bir tarzınızın olmasıdır.* eğer başlangıcınız bitişiniz gibi değilse, bu söylediklerim bana göre şüphesiz ki size hiçbir şey ifade etmeyecektir. sadece okşanması yeterken bu kadar lafın ettiren böyle bir boktan iştir bu. insan ilişkileri.
yaa, bak nereden nereye..